Boşanma ve Velayet Davaları

Medeni Hukuk, bir ülkedeki vatandaşların kişisel durumlarını, aile içi ilişkilerini, mallar üzerindeki hak ve yetkilerini, diğer şahıslarla olan borç ilişkilerini, ölümlerinden sonra malvarlığında yer alan hak ve borçların akıbetini düzenleyen kuralların oluşturduğu bir hukuk dalıdır. Medeni hukukun alt dallarını ise; Kişiler Hukuku, Aile Hukuku, Borçlar Hukuku, Eşya Hukuku, Miras Hukuku oluşturmaktadır. Bu alt dallardan her biri ile ilgili davalarla sıkça karşılaşılmakta iken kanaatimizce Avukatlarca takibi en çok sağlanan ve danışmanlık hizmeti sunulan davaların başında boşanma davaları gelmektedir. “Boşanma Davaları “nı en çok tartışma konusu yapılan davaları “Nafaka Davaları”, “Velayet Davaları”  takip etmektedir. 

AİLE HUKUKU (Boşanma ve Velayet Davaları) 

BOŞANMA DAVASI

 Evlilik birliğini sona erdiren hallerden biri boşanmadır. Boşanma davaları sık görülmekte olan, aile hukukuna özgü dava türlerindendir. Bu davaların ne kadar süreceği, türlerine göre görevli mahkemenin değişip değişmeyeceği, tarafların duruşmaya katılım zorunluluklarının olup olmadığı, boşanma davalarına bakan bir Avukata danışmanın gerekli olup olmadığı ayrıntısıyla açıklanacaktır.

Boşanma Davasının türleri nelerdir?

Boşanma davası iki türlü görülmektedir. Tarafların; velayet, nafaka,  mal paylaşımı, tazminat gibi durumlarda tam olarak aanlaşarak ve bu anlaşmalarını da bir protokol ile resmileştirerek bu protokolü mahkemeye sunmaları sonucu açmış oldukları davalara anlaşmalı,  tarafların bahsi geçen konularda anlaşma sağlanmadan iddia ve taleplerini aile mahkemelerine taşımaları sonucu görülen boşanma davası ise çekişmeli boşanma davası olarak adlandırılmaktadır.

Boşanma Davasının sebepleri nelerdir?

Medeni  Kanunun 161 ve devamı maddelerinde boşanma sebepleri açıkça belirtilmiştir. Bu sebepler genel ve özel boşanma sebebi olarak iki kısımda incelenebilir.

Zina Sebebiyle Boşanma Davası Açma

Özel ve mutlak boşanma sebebidir. Medeni Kanunun 161. maddesinin ilk fıkrasında zina durumunda diğer eşin dava açabileceği açıkça hüküm altına alınmıştır. Zina, mutlak boşanma sebebi olduğu için zina sebebiyle açılan bir boşanma davasında bunun işlendiğinin ispatı halinde hakim boşanmaya karar vermek zorundadır.  Bu durumda hakim ayrıca evlilik birliğinin temelden sarsılıp sarsılmadığını araştırmayacaktır.

Zina sebebiyle açılacak olan bir boşanma davasında iki durumda dava açma hakkı düşer:

  • Kanunda belirlenmiş olan hak düşürücü süre geçerse zina sebebiyle boşanma davası

açamazsınız

TMK(Türk Medeni Kanunun) 161. maddesinde Zina sebebiyle boşanma davasının irdelendiğini belirtmiştik. Bu kanunun ilgili maddesinin 2. fıkrasında dava hakkı olan eşin boşanma sebebi olan zinayı öğrenmesinden başlayarak altı ay ve her halde zina fiilinden itibaren beş yıl içerisinde dava açması gerektiğini belirtmiştir. Buna göre; Zina sebebiyle açılacak olan bir boşanma davasında iki hak düşürücü süre söz konusudur. Birincisi eşin zinasının diğer eş tarafından öğrenilmesinden itibaren dava açabilmek için belirlenmiş olan 6 aylık süredir. İkinci süre ise eş, diğer eşin zina fiilini fiilden itibaren beş yıl içinde ne zaman öğrenmişse o zaman 6 ay içerisinde davasını açmalıdır. Örneğin, Eş, diğer eşin zina fiilini 5 yıllık sürenin bitimine 5 gün kala öğrenmişse 5 gün içerisinde davasını açması gerekmektedir. Eş, “6 ay sürem var bekleyeyim” derse dava açma hakkını kaybetmiş olacaktır. Ya da fiili 5 yılın bitimine 7 ay kala öğrendiğini varsayalım bu durumda eşin davasını 6 ay içerisinde açması lazım.        

Zina fiilinden sonra eşin dava açma hakkı düşmüş ancak zina fiili tekrarlanmış ise bu durumda yeni bir süre işleyecektir. Peki zina sebebiyle boşanma davası açmanız için gerekli süre geçmişse bu durumda boşanma davası açamayacak mısınız? Bu durumda eş, genel boşanma sebebi olan ve Medeni Kanunun 166. maddesinde düzenlenmiş olan evlilik birliğinin temelden sarsılması sebebine dayanarak davasını açabilecektir.

  • Eş, Zina eden eşini affederse zina sebebine dayanarak boşanma davası açamayacaktır.

Medeni Kanunun 161. maddesinin 3. fıkrasında affeden tarafın dava hakkının olmayacağı açıkça hüküm altına alınmıştır.

Hayata Kast, Pek Kötü veya Onur Kırıcı Davranış Sebebiyle Boşanma Davası Açma

Bu boşanma sebebi/sebepleri Medeni Kanunun 162. maddesinin 1. isine pek kötü davranılması ya da onur kırıcı davranışta bulunması sebebiyle boşanma davası açabileceği hüküm altına alınmıştır. Bu boşanma sebebi de mutlak ve özel boşanma sebebidir. Kanunda tek başlık altında üç ayrı boşanma sebebi sayılmaktadır. Bunları tek tek alıp irdelemek faydalı olacaktır.

  • Hayata Kast:  Eşlerden birinin, diğer eşin hayatına zarar verecek eylemlerde bulunmaya ilişkin

niyetini açıklayan fiillerde bulunmasıdır. Eşin ölmesi için yapılan aktif eylemler gibi ölmesini engelleyici eylemlerde bulunmamak da hayata kast olarak kabul edilmektedir. Sadece tehdit fiiline dayanarak eşler bu nedene dayalı olarak boşanma davası açamayacaklar. Tabi somut olaya göre tehditin ciddiyetine de bakılmalıdır.  (örneğin kişinin dolu bir tabancayı eşinin kafasına dayaması durumu gibi )

  • Pek Fena Muamele: Eşlerden birinin diğer eşe karşı gerçekleştirdiği, acı ve eziyet veren, vücut

bütünlüğünü ve sağlığını bozan her türlü saldırıdır. Uygulamada pek çok Yargıtay kararlarında; dövme, eve kapatma, istem dışı cinsel münasebete zorlama, aç bırakma gibi fiiller pek fena muamele olarak kabul edilmektedir.

  • Onur Kırıcı Davranış: Onur kırıcı davranışı eşlerden birinin, diğerinin onuruna hakaret

etmesini,,onu küçük düşürmek davranışlarda bulunması olarak tanımlayabiliriz.Bu durumda onur kırıcı davranışı gerçekleştiren eş toplum nezdinde eşini aşağılamak, küçük düşürmek için bir takım fiiller gerçekleştirmektedir. Bu fiiller söz, yazı hatta hareketlerle de ortaya çıkabilir. Onur kırıcı davranışa birkaç örnek verecek olursak; kocasının eve geç gelmesine sinirlenen kadının kocasının iş yerine giderek hakaret içerikli sözler sarfetmesi, kadının bakire olmasına rağmen kocanın aksini yayması.

Medeni Kanunun 162. maddesinin 2 ve 3. fıkraları hak düşürücü süreyi düzenlemektedir. Buna göre “Hayata Kast, Pek Kötü veya Onur Kırıcı Davranış” sebebine dayanarak boşanma davası açacak olan eş, bu sebepleri öğrendiği tarihten itibaren altı ay ve her hâlde bu sebebin doğumunun üzerinden beş yıl içerisinde davayı açmalıdır.  Bununla birlikte kanun koyucu zina fiilinin affı durumunda eşin dava hakkının kalmadığının benzeri bir durumda bu fiillerinin affı durumunda da affeden tarafın dava hakkının olmayacağını açıkça belirtmiştir.

Suç İşleme ve Haysiyetsiz Hayat Sürme Sebebiyle Boşanma Davası Açma

İki durumda eş bu sebeple boşanma davası açabilecektir;

  1. Eşlerden birinin küçük düşürücü bir suç işlemesinden ötürü diğer eşten  onunla birlikte yaşaması beklenmezse bu eş her zaman boşanma davası açabilir.
  2. Eşlerden birinin haysiyetsiz bir hayat sürmesinden dolayı diğer eşten onunla birlikte yaşaması beklenmezse bu eş her zaman bu sebeplere dayanarak boşanma davası  açabilecektir. (TMK 163)

Haysiyetsiz hayat sürme durumunun söz konusu olduğu kabul edebilmemiz için, bu durumda bir süreklilik söz konusu olmalıdır. Örnek olarak bir kişi bir kerelik içki içip sarhoş olduğu için bu haysiyetsiz hayat sürdüğünü göstermemektedir. Haysiyetsiz hayat sürmeye yargıtay uygulamalarını dikkate alarak genellikle, randevu evi işletme, ayyaşlık, kumarbazlık gibi durumları örnek olarak gösterebiliriz.

Suç işleme veya haysiyetsiz hayat sürme sebeplerine dayanılarak diğer eşin her zaman dava açma hakkının olduğu kanun maddesiyle açıkça belirtilmiştir.(TMK 163)

Terk Sebebiyle Boşanma Davası Açma

Kısaca terk, bir eşin ortak yaşama son vererek evden ayrılmasıdır. Eşlerden birinin, evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla diğer eşi terk etmesi veya haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmemesi ile ayrılığın en az altı ay sürmesinin yanında terk durumu devam etmekte ve  talep üzerine hâkim veya noter tarafından eşin ortak konuta dönmesine yönelik yapılan ihtar sonuçsuz kalması şartlarının varlığı halinde terk edilen eşin boşanma davası açabileceği Medeni Kanunun 164. maddesinde açıkça düzenlenmiştir. Eşini ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın çeşitli sebeplerle ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılmaktadır. Bu durumda haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta alınmayan eş terkedilen sayılır ve terk sebebiyle boşanma davası açabilecektir.

Terke dayalı boşanma davası açmaya hakkı olan eşin talebi üzerine hâkim veya noter, esası incelemeden terkeden eşe ihtarda bulunur. Yapılan ihtarda ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiği takdirde ilân yoluyla yapılır. Ancak, boşanma davası açmak için belirli sürenin yani altı aylık sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz.

Terke dayalı boşanma davasının şartlarını maddelerle şu şekilde belirtebilir.;

-Eşlerden birinin ortak konutu (ortak hayatı) terketmesi: Bu durum üç halde

gerçekleşebilir;

-Evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerini yerine getirmemek maksadıyla terk etme

Eşlerden biri diğer eşin  rızası dahilinde ortak konutta kalmıyorsa, konutta yaşamamak için haklı sebepler mevcutsa yani eş sırf evlilik birliğinden doğan yükümlülüklerden kaçmak için değil haklı sebeple ortak konuttan ayrılmışsa bu durumda terkin varlığından söz edilemez.

 

“Tarafların nikah akitlerinin 4.4.1997’de yapıldığı, düğünlerinin ise 3.8.1997 tarihinde olduğu anlaşılmaktadır. Nikahtan sonra düğüne kadar geçen süre içinde davalının baba evinde bulunması, davacının rızasına dayandığından, kadının bu sürede haklı sebeple birlik dışında yaşadığı kabul edilir. Düğünden sonra ihtar isteğine kadar 2 ay geçmediğinden, ihtar hukuki sonuç doğurmaz. Bu bakımdan davanın reddi bu gerekçe ile doğrudur.” (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 18.05.1999 tarih ve 1999/3508 E. ve 1999/5361 Karar)

Başka bir sebeple ortak konuttan ayrılan eşlerden birinin haklı bir sebep olmadan ortak konuta dönmemesi;

Genellikle bu hali çalışma imkanlarının fazla oluşundan dolayı ortak konutu bırakıp giden eşin işin bitmesine rağmen evine dönmemesi durumunda rastlamaktayız. Bu durum da bir terk halidir.

– Diğer eşi ortak konutu terk etmeye zorlayan veya haklı bir sebep olmaksızın ortak konuta dönmesini engelleyen eş de terk etmiş sayılır.

  • Terkin en az altı ay sürmüş olması
  • Terk eden eşe hakim ya da noter tarafından ihtarda bulunulması ve eşin buna rağmen dönmemesi gerekmektedir.

Terk sebebiyle davaya hakkı olan eşin istemi üzerine hâkim veya noter, esası incelemeden yapacağı ihtarda terk eden eşe iki ay içinde ortak konuta dönmesi gerektiği ve dönmemesi hâlinde doğacak sonuçlar hakkında uyarıda bulunur. Bu ihtar gerektiğinde ilân yoluyla yapılabilir. Ancak, Medeni Kanunun 164. maddesinin son cümlesinde de belirtildiği üzere; boşanma davası açmak için belirli sürenin dördüncü ayı bitmedikçe ihtar isteminde bulunulamaz ve ihtardan sonra iki ay geçmedikçe dava açılamaz

Akıl Hastalığı Sebebiyle Dava Açma

Akıl hastalığının boşanma sebebi olarak görülmesi için Medeni kanunun 165. maddesi  bir takım şartlar getirmiştir. Bu şartlar ise şöyle sıralanabilir;

  • Akıl hastalığının evlilik sırasında var olması,
  • İyileşmeyeceğinin resmi sağlık kurul raporuyla tespit edilmiş olması
  • Akıl hastalığı sebebiyle diğer eş için ortak hayatın çekilmez hale gelmesi gerekmektedir. Akıl hastalığına dayalı boşanma davasında hak düşürücü süre var mıdır? Akıl hastalığının ve diğer koşulların sağlanması durumunda diğer eş her zaman dava açabilecektir. Herhangi bir hak düşürücü süre kanunda tanımlanmamıştır.

Boşanmanın Genel Sebepleri (TMK 166)

Genel Boşanma sebepleri zina, hayata kast veya terk gibi belirli olan bir sebep değildir. Önceden belirlenemeyen bir sebebin evlilik birliğini sürdürmeyi devam ettiremeyecek şekilde temelinden sarsması durumu söz konusudur.  Medeni Kanunun 166. maddenin 3. fıkrası gereğince; evliliğin en az bir yıl sürmesi şartıyla eşlerin boşanma talebiyle mahkemeye birlikte başvurmaları ya da bir eşin açtığı davanın diğer eş tarafından kabul edilmesi durumunda evlilik birliğinin temelinden sarsılmış olduğunun kabulü gerekir. Bu ikinci durum yani evlilik birliğinin sarsıldığının kabulü hali bizlere anlaşmalı boşanma kavramını açıklamaktadır.  Anlaşmalı boşanma davası, şartları sağlandığı takdirde çekişmeli boşanmaya göre uygulamada daha kısa sürede sonuçlanabilen davalardır.

Anlaşmalı Boşanma Davasının Şartları Nelerdir?

Anlaşmalı boşanma davaları çekişmeli boşanma davalarına nazaran daha kısa sürede sonuçlanabilen davalardır. Gel gelelim bu dava türünün şartlarına;

  • Evlilik bir yıl sürmüş olmalıdır
  • Evliliğin bir yıl sürmüş olmasıyla birlikte eşler bir anlaşmalı boşanma protokolüyle aile mahkemesine birlikte mahkemeye başvurmaları ya da bir eş, diğer eşin açmış olduğu boşanma davasını kabul etmelidir.
  • Hâkimin tarafları bizzat dinleyerek iradelerinin serbestçe açıklandığına kanaat getirmesi gerekmektedir. Bu da tarafların duruşmaya bizzat katılmalarını gerektirir.
  • Hakimin,boşanmanın malî sonuçları ile çocukların durumu hususunda taraflarca kabul edilecek düzenlemeyi uygun bulması şarttır.Yani tarafların anlaşmalı boşanma için başvuru yapmaları sırasında hazırlanan anlaşmalı boşanma protokolü uygun bulunmalıdır. Her husus üzerinde gerekli anlaşmanın sağlanması gerekmektedir.

Boşanma Davasının Sonuçları Nelerdir?

Boşanma davasının karara bağlanması ve hakimin “tarafların boşanmalarına” karar vermesi, bu kararın kesinleşmesi sonucunda evlilik birliği sona ermiş olacaktır. Boşanma kararı ile birlikte sadece evlilik birliği sona ermiş olmuyor aynı zamanda bu kararın hem taraflar hem müşterek çocuklar üzerinde hem de mali yönden bir takım etkileri söz konusu olmaktadır.

  • Boşanma kararının eşler yönünden sonuçları

Evlilik birliği sona erdiği için tarafların yeniden evlenebilme durumları ortaya çıkmaktadır. Bunun dışında kanun koyucu tarafından kadının kişisel durumuyla ilgili bir düzenleme yapılmıştır: Boşanma hâlinde kadın, evlenme ile kazandığı kişisel durumunu korur; ancak, evlenmeden önceki soyadını yeniden alır. Eğer kadın evlenmeden önce dul idiyse hâkimden bekârlık soyadını taşımasına izin verilmesini isteyebilir. Kadının, boşandığı kocasının soyadını kullanmakta menfaati bulunduğu ve bunun kocaya bir zarar vermeyeceği ispatlanırsa, istemi üzerine hâkim, kocasının soyadını taşımasına izin verir. Koca, koşulların değişmesi hâlinde bu iznin kaldırılmasını isteyebilir. ( Medeni Kanun madde 173)

Boşanma durumunda eşlerin birbirinden miras hukukundan doğan haklarının sona ermesi de söz konusu olacaktır. Boşanan eşler,  eş sıfatıyla birbirlerinin yasal mirasçısı olamazlar ve boşanmadan önce yapılmış olan ölüme bağlı tasarruflarla kendilerine sağlanan hakları, aksi tasarruftan anlaşılmadıkça, kaybederler. Boşanma davası devam ederken, ölen eşin mirasçılarından birinin davaya devam etmesi ve diğer eşin kusurunun ispatlanması hâlinde de eşin mirasçılık sıfatı sona erip  eşlerin birbirlerine yapmış oldukları ölüme bağlı tasarruflardan doğan haklar da aksi anlaşılmadıkça kaybedilir. (TMK madde 181)

  • Boşanma kararının çocuklar yönünden sonuçları

Boşanma kararının tıpkı eşler gibi müşterek çocuklar açısından da bir takım sonuçları olmaktadır. Bunlardan en önemlisi müşterek çocuğun velayetinin kimde kalacağı ile çocuk lehine nafakaya hükmedilip hükmedilmeyeceğidir. Bu sonuçlara bakacak olursak;

  • Velayet

Evlilik birliğinin devamı boyunca kural olarak anne ve babada olan velayet hakkı boşanmanın gerçekleşmesiyle birlikte hakim tarafından düzenlenecektir. Hakim çocuğun velayetini boşanmaya rağmen her iki eşte bırakamaz. Velayeti ya anneye ya da babaya vermesi gerekecektir. Bu noktada Medeni Kanunun 182/1. maddesine bakmak lazım. İlgili madde hakime velayet konusunda geniş bir takdir yetkisi vermiştir. Hakim maddede belirtildiği gibi anne, baba ve çocuk vesayet altında ise vasiyi dinlemesi gerekecektir. Ancak önemli olan çocuğun menfaatidir.  Çocuğun menfaatinin gerektirdiği takdirde hakim velayeti anne ya da babaya vermek yerine çocuğun vesayet altına alınmasına da karar verebilir. Ancak bu konuda hakime geniş bir takdir yetkisi tanınmış değildir. Velayetin anne ya da babaya vermeyip vesayet altına alabilmesi için hem ana hem de baba açısından velayetin kaldırılmasına ilişkin sebeplerin varlığı aranmaktadır. Tarafların boşanmadaki kusurları da velayet açısından etki doğuran birşey değildir. Dediğimiz gibi çocuğun menfaati önem arz etmektedir.

Boşanma davasının açıldığı sırada eşin gebe olması durumunda doğacak olan çocuğun velayetinin kimde olacağı da merak edilen bir sorudur. Boşanma gerçekleştikten sonra bir çocuğun doğması halinde, bu çocuğun velayetin kime verileceğinin tespiti için ayrı bir dava açılması gerekmektedir. Aksi takdirde yeni doğmuş olan çocuğun velayeti kendiliğinden boşanma kararında diğer çocukların velayetinin verildiği ana ya da babaya geçmeyecektir.

Çocuğun velayetine ilişkin karar nihai karar olma özelliğini taşımamaktadır.Ana veya babanın başkasıyla evlenmesi, başka bir yere gitmesi veya ölmesi gibi yeni olguların zorunlu kılması hâlinde hâkim, re’sen veya ana ve babadan birinin istemi üzerine gerekli önlemleri alır. (TMK madde 183)

  • Çocukla kişisel ilişki kurulması: Velâyetin kullanılması kendisine verilmeyen eşin çocuk ile kişisel ilişkisinin düzenlenmesinde, çocuğun özellikle sağlık, eğitim ve ahlâk bakımından yararları esas tutulur. (TMK madde 182/ 2)
  • Çocuğa iştirak Nafakasının bağlanması: Velayet hakkı kendisinde olmayan eş de çocuğun bakım ve eğitim giderlerine gücü oranında katılmak zorundadır. Hâkim, istem hâlinde irat biçiminde ödenmesine karar verilen bu giderlerin gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir. (TMK madde 182/ 2-3)

Hakim herhangi bir talep olmasa da iştirak nafakasına hükmetmektedir. İştirak nafakası çocuk ergin oluncaya kadar devam edecektir.Çocuk ergin olduğu halde eğitimi devam ediyorsa, ana ve baba durum ve koşullara göre kendilerinden beklenebilecek ölçüde olmak üzere, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa bakmakla yükümlüdürler(TMK madde 328)

  • Boşanmanın mali sonuçları

  • Maddi Tazminat

Mevcut veya beklenen menfaatleri boşanma yüzünden zedelenmiş olan kusursuz veya daha az kusurlu tarafın, kusurlu olan taraftan uygun bir miktarda maddî tazminat isteyebileceği kanunla hüküm altına alınmıştır. Tazminat miktarının uygun bir miktarda olur olmadığı, tarafların tespit edilen ekonomik ve sosyal durumlarına, boşanmaya yol açan olaylardaki kusur derecelerine, paranın alım gücüne, ihlal edilen mevcut ve beklenen menfaatlerin kapsamına göre belirlenmektedir. (Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, 2018/5069 Esas ve 2018/15351 Karar)

Maddi tazminata hükmedilme şartları şunlardır;

-Boşanmaya karar verilmiş olması gerekir.

-Tarafların tazminata ilişkin talepleri olmalı. Hakim bu konuda re’sen karar veremiyor.

– Bir zarar doğmuş olmalıdır. Yani boşanma yüzünden kişinin mevcut veya beklenen menfaatleri zedelenmiş olması gerekmektedir.

Yargıtay eski tarihli bir kararında, TMK gereğince maddi tazminata karar verilebilmesi için davalının, mevcut ve muntazar bir menfaatinin boşanma yüzünden haleldar olduğunun gerçekleşmiş olmasının gerekli olup, davalının evliliğe emek vermesinin tek başına maddi tazminatı gerektiren olay olmadığı kanısına varıldığını belirtmiştir. ( Yargıtay İkinci Hukuk Dairesi, 02.02.1993 T., E.1992/12964, K.1993/693)

-Tazminat isteyen tarafın kusursuz veya daha az kusurlu olması,

– Tazminat istenen tarafın kusurlu olması gerekmektedir.

Maddi tazminatın ödenme biçimi nedir?

Maddî tazminat ve yoksulluk nafakasının ödeme biçimi toptan veya durumun gereklerine göre irat şeklinde olmasına karar verilebilir.

İrat biçiminde ödenen maddi tazminat kendiliğinden kalkabilir mi?

İrat biçiminde ödenmesine karar verilen maddî tazminat veya nafaka iki durumda kendiliğinden kalkar:

1.Alacaklının  yeniden evlenmesi

2.Taraflardan birinin ölümü,

hallerinde kendiliğinden kalkar.

İrat biçiminde ödenen maddi tazminatın mahkeme kararıyla kaldırılması

  1. Alacaklının evlenme olmaksızın fiilen evliymiş gibi yaşaması,
  2. Yoksulluğunun ortadan kalkması
  3. Haysiyetsiz hayat sürmesi hâllerinde irat biçiminde ödenen tazminat mahkeme kararıyla kaldırılır.

İrat biçiminde ödenen maddi tazminatın azaltılması/artırılması

İrat biçiminde ödenmesi kararlaştırılması durumunda tarafların malî durumlarınında bir değişikliğin olması veya hakkaniyet gerektirmesi durumunda  iradın artırılması veya azaltılmasına karar verilebilir. Hâkim, istem hâlinde, irat biçiminde ödenmesine karar verilen maddî tazminat veya nafakanın gelecek yıllarda tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre ne miktarda ödeneceğini karara bağlayabilir (TMK madde 176)

  • Manevi Tazminat

Boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğrayan taraf, kusurlu olan diğer taraftan manevî tazminat olarak uygun miktarda bir para ödenmesini isteyebilir. (TMK 174/2)

Manevi tazminatın şartları nelerdir?

-Boşanmaya karar verilmiş olmalıdır.

-Tarafların tazminata ilişkin talepleri olmalı. Hakim bu konuda re’sen karar veremiyor.

-Tazminat istenen taraf boşanmada kusurlu olmalıdır.

-Tazminat isteyen kişinin boşanmaya sebep olan olaylar yüzünden kişilik hakkı saldırıya uğramış olmalıdır.

Manevi Tazminatın ödenme biçimi nedir?

Maddi tazminatın irat biçiminde ödenmesine karar verilebilir iken manevi tazminatın irat biçiminde ödenmesine karar verilemez.

  • Yoksulluk Nafakası

Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir. Bu durumda nafaka ödeyecek olan kişinin kusuru aranmamaktadır. (TMK madde 175)

Boşanma davası açarken tazminat talep edilmemiş ise kararın kesinleşmesinden sonra talep edebilmek için herhangi bir zamanaşımı süresi var mıdır?

Evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları (nafaka, tazminat gibi) boşanma kararının kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğramaktadır.

Mal rejiminin tasfiyesi

Mal rejiminin tasfiyesinde eşlerin bağlı olduğu rejime ilişkin hükümler uygulanır .Eşler herhangi bir mal rejimini seçmememişlerse mallar, edinilmiş mallara katılma rejimine göre tasfiye edilecektir.

Boşanma Davası Ne Kadar Sürer?

Boşanma davalarının sonuçlanması açacağınız boşanma davasının türüne, dayandığınız boşanma sebebine, dinleteceğiniz tanık sayısına göre değişkenlik göstermektedir.  Uygulamada genellikle anlaşmalı boşanma davaları bir hafta -on gün içerisinde karara bağlanabilmektedir. Tabi bu süre mahkemelerin iş yoğunluğu, tarafların durumlarına göre değişkenlik gösterebilmektedir. Çekişmeli boşanma davalarında  dosyanın sonuçlanması ise bazen biri yıl bazen de üst derece mahkemesince bozulma gibi bir durum varsa beş yılı bulabilmektedir.

Tarafların Duruşma Katılma Zorunluluğu Var mıdır?

Çekişmeli boşanma davasında tarafların duruşmaya bizzat katılmalarına gerek yoktur. kendilerini bir vekil ile temsil ettiriyorlarsa vekilleri duruşmaya katılabilmektedir. Ancak anlaşmalı boşanma davalarında tarafların duruşmaya bizzat katılıp iradelerini yansıtmaları gerekmektedir.

Taraflardan biri Boşanmak istemezse Hakim Boşanma Kararı Verebilir mi?

Taraflardan biri boşanmak istemese bile hakim boşanma sebebinin varlığının ispatı halinde boşanmaya kararı verebilecektir.

Çekişmeli Başlayan Bir Boşanma Davası Anlaşmalı Boşanma Davasına Dönüşebilir mi?

Uygulamada da görüldüğü üzere çekişmeli olarak açılmış bir boşanma davasında tarafların daha sonra her noktada uzlaşarak bunu anlaşmalı boşanmayla sonuçlandırmaları mümkün olabiliyor.

Boşanma Davasında Yetkili ve Görevli Mahkemede Görülmektedir?

Yetkili mahkemeler:

  • Eşlerden birinin yerleşim yeri,
  • Davadan önce son defa altı aydan beri birlikte oturdukları yer mahkemesidir.

Boşanma davaları aile mahkemelerinde görülen davalardır. Bir yerde aile mahkemesi yoksa asliye hukuk mahkemesi aile mahkemesi sıfatıyla boşanma davasına bakabilmektir.

Boşanmada uzman avukatla dava açmak zorunda mıyım?

Boşanma davaları tarafların hak ihlallerine en çok uğrayabilecekleri dava türlerinden de biridir. Bu davalarda tazminat taleplerinin zamanaşımı süresi olması, velayet hususunun önemli olması ve çocuğun menfaatini gerektirmesi gibi çeşitli sebeplerle taraflar uzman bir avukat yardımı olmaksızın kendilerinin açtıkları davalarda hak ihlallerine uğrayabilmektedirler.

Ücretsiz Boşanma Davası Nasıl Açılır?

Ücretsiz dava açabilmek için dava dilekçesinde adli yardım talebinde bulunmanız gerekmektedir. Peki adli yardım talepli dilekçe ile boşanma davası açarsanız ne olur? Bu durumda dava açtığınız sırada dava harç ve masraflarını ödemek durumunda kalmayacaksınız. Tabi bu adli yardım talebinin mahkemece değerlendirilmesi sonucu kabul edilmesi gerekmektedir. Adli yardımdan faydalanabilmenin bazı şartları vardır. Adli yardımdan faydalanabilecek kimseler HMK’nın 334. maddesinde açıkça belirtilmiştir.

Buna göre:

  • Kendisi ve ailesinin geçimini önemli ölçüde zor duruma düşürmeksizin, gereken yargılama veya takip giderlerini kısmen veya tamamen ödeyemeyecek olan kimseler adli yardımdan faydalanabilmektedirler.

Adli yardım talebinde bulunurken birtakım belgeleri mahkemeye sunmanız gerekmektedir. Bunlar ise;

  • Muhtarlıktan yoksulluk ya da muhtaçlık belgesi
  • Sosyal güvenlik kaydı
  • Tapu kaydının olmadığına ilişkin belge
  • Vergi dairesinden vergi yükümlüsü olmadığına dair belge
  • Trafik sicilde kaydı olmadığına ilişkin belgedir.

VELAYETİN DEĞİŞTİRİLMESİ VEYA KALDIRILMASI DAVASI

Velayet Nedir?

Velayet anne ve babanın birlikte kullandığı ya da anne veya babanın çocuk üzerindeki resmi olarak gerekli sorumluluğa sahip olmalarını sağlayan kurumdur. Kural olarak küçükler üzerinde ve istisnai olarak da Medeni Kanun 335/2e göre kısıtlı olan erginler velayet altında bırkalır.

Velayet hakkı kimdedir?

Velayet hakkı evlilik birliği devam ettiği sürece anne ve babaya aittir.  Ortak hayata son verilmesi ve ayrılık halinde velayet hakkı mahkemece eşlerden birine verilebilir. Anne veya babanın ölümü halinde velayet hakkı sağ kalan eşte olacaktır.  Boşanma durumunda ise mahkemece çocuğun menfaati göz önünde tutularak bırakılan tarafa aittir. ( TMK madde 336)

Ana ve baba evli olmaması durumunda ise velâyet hakkı anaya aittir. Ana küçük, kısıtlı veya ölmüş ya da velâyet kendisinden alınmışsa hâkim, çocuğun menfaatine göre, vasi atayabileceği gibi velâyeti babaya da verebilir. ( TMK madde 337)

Velayetin değiştirilmesi mümkün müdür?

Velayet hakkı kendisinde olan/olmayan eş aile mahkemesine başvuru yaparak velayetin değiştirilmesini talep edebilir. Velayetin değiştirilmesi ancak mahkeme kararı ile mümkündür.  Bunun için velayet görevinin bir sebeple yerine getirilmesinin ihmal edilmesi gerekir. Velayetin değiştirilmesi davası daha çok velayet hakkı kendisinde olmayan kişilerce açıldığı düşünülse de velayet hakkı kendisinde olan anne veya baba da velayetin diğer tarafa verilmesi için bu davayı açabilecektir. Bu davanın açılması durumunda karşı tarafın “davayı kabul ediyorum” şeklinde bir beyanı olsa da mahkeme tarafından çocuğun menfaatinin neyi gerektirdiği göz önünde tutulmalı ve gerekirse uzmanından velayet hususu ile ilgili bir rapor alınmalıdır. Bu konuda uzman aile avukatınıza danışmanız velayet gibi ciddi bir konuda hata yapmanıza engel olacaktır. Peki velayetin değiştirilmesi için geçerli sebepler nelerdir?

Medeni Kanunun 183. maddesinde bu hususta bir düzenleme yapılmıştır. Buna göre;

– Ana veya babanın başkasıyla evlenmesi,

– Ana veya babanın başka bir yere gitmesi,

-Ana veya babanın ölmesi gibi yeni olguların zorunlu kılması hâlinde hâkim, re’sen veya ana ve babadan birinin istemi üzerine velayetin değiştirilmesine karar verebilir.

Velayetin kaldırılması mümkün müdür? (TMK madde 348)

Medeni Kanunda velayetin kaldırılması hususunda iki temel durum belirlenmiştir. Bu hallerde hakimin alacağı tedbirler yetersiz kaldığı anlaşılıyor veya tedbirler sonuçsuz kalmışsa velayet hakkının kaldırılması söz konusu olabilecektir:

Ana ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biriyle velayet görevini gereği gibi yerine getirmemesi.

  1. Ana ve babanın çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması.

Velayetin kaldırılması için ciddi sebeplerin varlığı aranmaktadır. Velayetin kaldırılması sadece bir çocuğu değil mevcut veya doğacak olan bütün çocukları kapsamaktadır.Tabi velayetin kaldırılmasına ilişkin kararda hakim tarafından aksi bir hüküm getirilebilir. Yani sadece x çocuğu üzerinde velayet hakkı kaldırılsın diyebilir. Velayetin hem anneden hem babadan kaldırılması durumuyla da karşılaşılmaktadır.  Bu durumda çocuğun yasal temsilcisi kalmayacağı için çocuğa bir vasi atanıyor.

Anne veya babanın yeniden evlenmesinin velayetin kaldırılması sebebi midir? Velâyet hakkına sahip olan anne veya babanın yeniden evlenmesi, velâyetin kaldırılmasını gerektirmez. Ancak,bu durumun çocuğun menfaati zedelemesi, menfaatin velayeti değiştirmeyi gerektirmesi durumunda velâyet sahibi değiştirilebileceği gibi, durum ve koşullara göre velâyet kaldırılarak çocuğa vasi de atanabilecektir.  (TMK madde 349)

Velayetin kaldırılması durumunda anne ve babanın çocuklarının bakım ve eğitim giderlerini karşılama yükümlülükleri devam edecektir. Anne ve baba ile çocuğun ödeme gücü yoksa bu giderler Devletçe karşılanmaktadır.

Velayet hakkı kaldırılan anne veya babanın merak ettiği bir husus da kaldırılan velayet hakkına tekrar sahip olup olamayacaklarıdır. Velâyetin kaldırılmasını gerektiren sebep ortadan kalkmışsa hâkim, re’sen ya da ana veya babanın istemi üzerine velâyeti geri verir.

Velayetin düzenlenmesinde çocuğun menfaati ve idrak yaşı Bu konudaki yargıtay kararları;

Velayetin anne ya da babaya verilmesi, daha çok çocuğu ilgilendiren, onun menfaatine ilişkin bir husus olduğuna göre, gerek Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. ve Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 3. ve 6.maddelerinde yer alan hükümler, gerekse velayete ilişkin yasal düzenlemeler karşısında, velayeti düzenlenen çocuğun, idrak çağında olması hâlinde, tercihi onun aleyhine bir sonuç doğurmayacaksa, kendisini yakından ilgilendiren bu konuda ona danışılması ve görüşünün alınması gerekir.

Nitekim, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesi:

“Taraf Devletler, görüşlerini oluşturma yeteneğine sahip çocuğun kendini ilgilendiren her konuda görüşlerini serbestçe ifade etme hakkını bu görüşlere çocuğun yaşı ve olgunluk derecesine uygun olarak, gereken özen gösterilmek suretiyle tanırlar. Bu amaçla, çocuğu etkileyen herhangi bir adli veya idari kovuşturmada çocuğun ya doğrudan doğruya veya bir temsilci ya da uygun bir makam yoluyla dinlenilmesi fırsatı, ulusal yasanın usule ilişkin kurallarına uygun olarak çocuğa, özellikle sağlanacaktır.” hükmünü içermektedir.

Diğer taraftan, Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin:

Çocuğun usule ilişkin haklarından, davalarda bilgilendirilme ve dava sırasında görüşünü ifade etme hakkının düzenlendiği 3. maddesinde:

“…Yeterli idrake sahip olduğu iç hukuk tarafından kabul edilen bir çocuğun, bir adli merci önündeki, kendisini ilgilendiren davalarda, yararlanmayı bizzat da talep edebileceği aşağıda sayılan haklar verilir:

a- )İlgili tüm bilgileri almak;

b- )Kendisine danışılmak ve kendi görüşünü ifade etmek;

c- )Görüşlerinin uygulanmasının olası sonuçlarından ve her tür kararın olası sonuçlarından bilgilendirilmek.”;

Adli mercilerin rolünden, karar sürecinin düzenlendiği 6. maddenin ( b ) ve ( c ) bentlerinde ise:

“b )…Çocuğun iç hukuk tarafından yeterli idrak gücüne sahip olduğunun kabul edildiği durumlarda,…çocuğun yüksek çıkarına açıkça ters düşmediği takdirde, gerekirse kendine veya diğer şahıs ve kurumlar vasıtasıyla, çocuk için elverişli durumlarda ve onun kavrayışına uygun bir tarzda çocuğa danışmalıdır, çocuğun görüşünü ifade etmesine müsaade etmelidir.

c- ) Çocuğun ifade ettiği görüşe gereken önemi vermelidir.” hükümleri yer almaktadır.

Tüm bu açıklamalar kapsamında somut olaya gelindiğinde 2009 doğumlu olan küçük….. davanın açıldığı tarihte 3 yaşında ise de hali hazırda kendi görüşlerini ifade edebilecek olgunluğa eriştiği, diğer bir anlatımla idrak çağına geldiği açıktır.

Mahkemece yapılacak iş; yeterli idrak gücüne sahip olduğu kabul edilen çocuğun kendisini doğrudan ilgilendiren velayet konusunda bizzat dinlenilerek, görüşlerini gerekçeleriyle birlikte ifade etme olanağı sağlanması; ifade edecekleri görüşlerin, çıkarlarına ters düşmediği takdirde, buna değer verilmesi olmalıdır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, küçük…..’in dava açıldığı tarihte 3 yaşında olduğu ve anne özlemi çektiği, davacı annenin velayet görevini yerine getirebilecek yeterliliğe sahip olduğu, bu nedenle küçüğün velayetinin anneye verilmesine ilişkin direnme kararının onanması gerektiği, yine dava tarihinden sonra idrak çağına gelen çocuğun görüşüne başvurulması durumunda tespit edilecek beyanın mahkemeyi bağlamayacağı gibi, yargılama süreci gözetildiğinde davaya konu küçüğün ergin olması, dolayısıyla davanın konusuz kalması sonucunu da doğuracağı, annenin Almanya’da yaşadığı ortamın belirsizliği ve küçüğün alıştığı çevre ile kardeşlerinden ayrılmaması hususları dikkate alındığında Özel Daire bozma kararının doğru olduğu görüşleri ileri sürülmüş ise de bu görüşler Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir. (Yargıtay Hukuk Genel  Kurulu, 2017/2-2066 Esas ve 2019/15 Karar, 17.01.2019 Tarih)

…Velayet hususu, çocukları ilgilendiren konuların en başında gelir. Velayet düzenlemesinde; çocukla ana ve baba yararının çatışması halinde, çocuğun yararına üstünlük tanınması gereklidir. Çocuğun yararı ise; çocuğun bedensel, fikri ve ahlaki bakımdan en iyi şekilde gelişebilmesi ve böyle bir gelişmenin gerçekleştirilmesi için, çocuğa sosyal, ekonomik ve kültürel koşulların sağlanmış olmasıdır. Ana ve babanın yararları; ahlaki değer yargıları, sosyal konumları gibi durumlar, çocuğun üstün yararını etkilemediği ölçüde göz önünde tutulur. Velayet kamu düzenine ilişkin olup, re’sen araştırma ilkesi geçerlidir. Bu nedenle yargılama sırasında meydana gelen gelişmelerin bile göz önünde tutulması gerekir.

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesiyle Çocuk Haklarının Kullanılmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi’nin 3 ve 6. maddeleri, iç hukuk tarafından yeterli idrake sahip olduğu kabul edilen çocuklara, kendilerini ilgilendiren davalarda görüşlerini ifade etmeye olanak tanınmasını ve görüşlerine gereken önemin verilmesi gerektiğini öngörmektedir. Çocukların üstün yararı gerektirdiği takdirde görüşlerinin aksine karar verilmesi mümkündür.

Mahkemece alınan 09.06.2016 tarihli sosyal inceleme raporunda; ortak çocuğun velayetinin tedbiren verildiği babanın yanında mutlu olduğu, ortak çocuğun annesinin yanında yaşadığı döneme ilişkin olarak annesinin eve gelen erkek misafirlere masaj yaptığını ve kendisini odaya kapattığını beyan ettiği, annenin işi ile ilgili olarak tutarsız söylemlerinin bulunduğu, babanın sosyal ve ekonomik koşullarının velayet görevini üstlenmesi bakımından yeterli olduğu belirtilerek, ortak çocuğun velayetinin davacı babaya bırakılması yönünde görüş bildirilmiş, 05.02.2018 tarihli ikinci sosyal inceleme raporunda ise; ortak çocuğun babası ile mutsuz olduğunu, annesi ve onun yanında bulunan ablası ile mutlu olduğunu, babasının ders konusunda kendisine kızdığını beyan ettiği, ortak çocuğun velayetinin tedbiren babaya bırakıldığı tarihe kadar anne ile birlikte yaşaması sebebiyle anneye bağlandığı, yeni ortama alışamadığı, annenin de velayeti yerine getirebileceği belirtilerek, ortak çocuğun velayetinin anneye bırakılması yönünde görüş bildirilmiştir.

Mahkemece; yaşı nedeniyle idrak çağında bulunan ortak çocuk 01.09.2008 doğumlu….’nin velayet konusunda görüşlerine başvurulmadan hüküm kurulmuştur. Bu bakımdan, ortak çocuğun bizzat hakim tarafından veya istinabe suretiyle; eğitim, kültür, yaşam olanakları bakımından nerede yaşamak istediği konusunda bilgilendirilerek, görüşlerinin kendisinden sorulması ve mahkemece alınan her iki sosyal inceleme raporunda farklı değerlendirmelerin bulunduğu da gözetilerek; psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacı uzmanlarından yeni bir sosyal inceleme raporu alınması ile toplanan tüm deliller birlikte değerlendirilip sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması doğru görülmemiştir.” (Yargıtay 2. Hukuk dairesi, 2018/5593 Esas ve 2018/13599 Karar ve 27.11.2018 tarih)

NAFAKA DAVASI

Aile hukukunda velayetten sonra en önemli konulardan biri de nafakadır. Medeni kanununda nafakanın çeşitleri, koşulları ve nafakanın süresi ayrıntısıyla açıklanmıştır.

Nafaka dava türleri nelerdir?

Medeni kanunda dört nafaka çeşidine yer verilmiştir. Her nafaka türünün koşulları ve nafakanın lehine hükmedildiği kişi farklılık gösterebilmektedir. Buna göre nafaka türleri şunlardır;

  • Tedbir Nafakası: Tedbir nafakası eşlerden biri tarafından boşanma davası açılmadan evvel veya açıldıktan sonra dava süresince kendisi veya ergin olmayan müşterek çocukları için istediği nafaka türüne denilmektedir.
  • Yoksulluk Nafakası:Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olması şartıyla, boşanma kararı ile birlikte veya boşanma davasının kesinleştiğinden itibaren 1 yıl içerisinde talepte bulunması sonucu eşe verilen bir nafaka türüdür.
  • İştirak Nafakası: Boşanma davasının neticesinde velayet hakkı kendisinde olan eş lehine diğer eş tarafından müşterek çocuğun bakım ve eğitim gibi ihtiyaçlarının karşılanması maksadıyla verilen nafaka türüdür. İştirak nafakasında çocuğun menfaati dikkate alınarak bir miktara hükmedilir. Nafaka miktarında çocuğun yaşı, eğitim giderleri, bebek  ise mama ve çocuk bezi ihtiyacı, okul servis ücreti, çocuk çalışıyorsa geliri, nafaka yükümlüsünün mali gücü gibi hususlar dikkate alınır. (TMK madde 330)
  • Yardım Nafakası: TMK 364.maddede düzenlenmektedir. Boşanma davalarındaki nafaka türlerinden ayrı olup bir kişinin yardım edilmediği takdirde zor duruma düşecek olması sebebiyle altsoyu veya üst soyundan talep ettiği yardım ödemesidir. Bunun için de kardeşlerin refah içinde bulunmaları gerekmektedir.

Tedbir nafakasının talep edilme usulü nedir?

Tedbir mahiyetinde bir nafaka olduğu için geçici nitelik taşımaktadır. Tedbir nafakasının hem boşanma davasından önce hem de boşanma davasıyla birlikte talep edilmesi mümkündür.

  • Boşanma davası açmadan evvel tedbir nafakasının talep edilmesi: Boşanma davası açılmadan evvel de bir eşin diğer eşten parasal katkıda bulunması için mahkemeye başvurarak nafaka talep etmesi mümkündür. Bunun yasal dayanağı ise Medeni Kanunun 197. maddesidir. MK 197. maddenin ilk fıkrasında, eşlerden birinin, ortak hayat sebebiyle kişiliği, ekonomik güvenliği veya aile huzurunun ciddi biçimde tehlikeye düşmesi hallerinde eşlerden her birinin ayrı yaşama hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Haklı sebebe dayanarak ayrı yaşayan eşe verilen tedbir mahiyetindeki ödemeler  tedbir nafakasının boşanma öncesi talep edilme halini oluşturmaktadır. (TMK 197/2)

Boşanma davasından evvel talep edilecek olan tedbir nafakası bağımsız bir dava şeklinde aile mahkemesinde açılmaktadır. Belirttiğimiz gibi geçici bir önlem olmasından dolayı önlem sebebinin ortadan kalkması halinde eşlerden birinin talebi üzerine alınan önlemin hakim tarafından kaldırılmasına karar verilir. Tedbir nafakasının kaldırılmasına karar verecek olan yetkili aile mahkemesi ise daha önce tedbir kararı veren mahkemedir. Ancak her iki eşin de yerleşim yerinin değişmesi halinde önlemin kaldırılma kararını eşlerden birinin yeni yerleşim yerindeki aile mahkemesi verecektir. (TMK 200-201)

  • Boşanma davasının açılmasından sonra tedbir nafakasının talep edilmesi: Boşanma veya ayrılık davasının açılmasıyla eşlerden birinin talebi veya re’sen hakim tarafından eş ve müşterek çocuk lehine tedbir nafakasına hükmedilebilir. Burda tarafların ekonomik durumları önem arz etmekte olup kusur aranmamaktadır. İlgili yasal dayanak ise TMK’nın 169. maddesidir. Dava süresince koşulların değişmesi sebebiyle talep üzerine veya re’sen tedbir nafakasının azaltılmasına, artırılmasına veya kaldırılmasına hakim tarafından karar verilebilir. Boşanma davasında talep edilen ve dava süresince hükmedilen tedbir nafakası boşanma kararının kesinleşmesiyle birlikte ya tamamen kalkar ya da eş için yoksulluk nafakasına, müşterek çocuklar için iştirak nafakasına dönüşerek süresiz bir şekilde devam eder. Tedbir nafakasını erkek veya kadın eş diğer taraftan talep edebilir. Kanunen cinsiyete yönelik bir ayrım yapılmamasına rağmen tarafların sosyo-ekonomik durum araştırması yapılarak nafakaya hükmedildiği için genellikle çalışmayan kadınlar lehine hükmedildiği görülmektedir.

Yoksulluk nafakasının şartları nelerdir?

Medeni kanunun 176. maddesinde tanımlanan yoksulluk nafakasının şartları şunlardır:

  • Taraflardan birinin talepte bulunması,: Yoksulluk nafakası re’sen değil talep üzerine verilen bir nafakadır. Kişinin talebi olmaksızın hakim yoksulluk nafakasına hükmedememektedir.
  • Talepte bulunan eşin kusursuz ya da daha az kusurlu olması,
  • Nafaka isteyen eşin boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olması,
  • Takdir edilecek olan nafakanın ödeyecek olan kişinin mali gücüyle orantılı olması gerekmektedir.

Boşanma davasıyla birlikte yoksulluk nafakası talep etmek mümkün müdür?

Sadece ayrı bir dava olarak değil aynı zamanda boşanma davası açan eşin dava dilekçesinde de bu nafakayı talep etmesi mümkündür.  Talep üzerine TMK madde 176’daki koşulların sağlanması durumunda ilk derece mahkemesince boşanma kararı ile birlikte yoksulluk nafakasına hükmedilir.

İştirak nafakası ne zamana kadar ödenir?

İştirak nafakası kural olarak çocuk ergin olana kadar devam etmektedir. Ancak çocuk ergin olmasına rağmen eğitimi hala devam ediyorsa, eğitimi sona erinceye kadar çocuğa iştirak nafakası alır. (TMK madde 328)

Hükmedilen nafaka nasıl tahsil edilir?

Ödenmeyen nafakanın icra kanalıyla tahsil edilmesi mümkündür. Bunun için nafakanın türüdü de önem arzetmektedir. Boşanma veya ayrılık davalarının açılması durumunda dava süresince ödenmesine karar verilen tedbir nafakalarında mahkemenin ara kararı ile kurulan bir karar olup ilam niteliğinde bir karar olmadığı için ilamlı icra değil ilamsız icra takibine konu olmaktadır. Lehine tedbir nafakasına hükmedilen kişi tarafından mahkemenin ara kararını takip talebine ekleyerek icra dairesinde ilamsız icra takibi başlatılacaktır. Buna karşın İştirak nafakasına ister boşanma kararı sonucunda hükmedilsin isterse de boşanma davası sonrasında yeni bir dava ile talep edilsin her iki halde de mahkemenin ilamı söz konusu olacaktır. Bu sebeple tedbir nafakasının aksine ilama bağlı bir alacak niteliği taşımaktadırlar . Bu durumda mahkeme ilamı takip talebine eklenerek nafaka yükümlüsü aleyhine icra dairesinde ilamlı icra takibi başlatılacaktır.

Nafaka ödemeyen kişinin hapse girmesi mümkün müdür?

İcra İflas Kanunun 344. maddesinde nafaka borçlusunun tazyik hapsine çarptırılmasına ilişkin hüküm vardır. Buna göre; Nafakaya ilişkin kararın gereğini yerine getirmeyen nafaka yükümlüsünün alacaklı tarafından şikayet edilmesi sonucunda üç aya kadar tazyik hapsine karar verilir. Tazyik hapsi bir çeşit yaptırımdır. Nafaka borçlusunu borcunu ödemesi konusunda yaptırıma tabi tutar. Hapsin tatbikine başlandıktan sonra nafaka yükümlüsünce borç nafaka kararın gereği yerine getirilirse, kişi tahliye edilir.

Nafaka borçlusunun, nafakanın kaldırılması veya azaltılması talebiyle dava açması mümkündür. Bu halde, açılan davada ileri sürülen sebepler göz önünde bulundurularak, tazyik hapsinin uygulanması bu davanın sonuna bırakılabilir

Nafaka davalarında görevli mahkeme hangi mahkemedir?

Nafaka davalarında görevli mahkeme aile mahkemeleridir. Davanın açılacağı yerde aile mahkemesi yoksa asliye hukuk mahkemesi aile mahkemesi sıfatıyla nafaka davasına bakarak karar verecektir.

Boşanma davasından sonra açılacak nafaka davalarında yetkili mahkeme neresidir?

Boşanma davasının akabinde açılacak yoksulluk, iştirak ya da yardım nafakasında yetkili mahkeme nafaka talep eden kişinin yerleşim yeri mahkemesidir. (TMK madde 177)

Nafaka davasında zamanaşımı süresi nedir?

Medeni kanunun 178. maddesine göre; Evliliğin boşanma sebebiyle sona ermesinden doğan dava hakları, boşanma hükmünün kesinleşmesinin üzerinden bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Boşanma davasıyla birlikte talep edilmeyip açılacak bir davayla talep edilecek olan nafaka davaları da bu bir yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açılmalıdır.

Open chat